Bu Kavgada Ölümsüzlüğe Dair Bir Şeyler Var

 Dünyada belki de en çok tartışılan, üzerine en çok söz söylenen konuların başında ölümün gizemli gerçekliği ve bilinmezlikleri gelir.

Herkes bu mutlak son hakkında bilimsel, teolojik ya da felsefi değerlendirmeler yaparken, yeryüzünde çok az bir kesim "asıl neyin uğrunda ölünmeli?" sorusunun tartışmasını yürütür. Gariptir ki ölümün biyolojik sınırları, "nasıl yaşamalı?" sorusundan her zaman daha fazla meşgul etmiştir insanlığı. Ben ise Önderlik felsefesi ve PKK toplumsallığıyla tanıştıktan sonra, insanlık için adeta bir kördüğüme dönüştürülen bu muammayı oldukça sade bir netliğe kavuşturdum. Eğer ölüm her canlı için kaçınılmaz bir hakikat ise, o vakit aslolan, nefes aldığın zaman aralığında amaçların ve inançların uğruna en iyisini, en yücesini ortaya koyabilmektir. Eğer er ya da geç bu ölüm denilen çizgiyle yüz yüze geleceksek, önemli olan arkanda silinmez bir iz bırakmaktır. İnandığın mukaddes değerler adına bir iz; insan olmanın sorumluluğuyla toplum adına bir iz; kadın olmanın bilinciyle yaşam adına bir iz ve sömürgeci sisteme karşı "ben de varım ve daima var olacağım" dedirtecek asil bir iz...

İşte o zaman ölümün hükmünü yitirdiğini, bittiğini söyleyebiliriz. Bıraktığın iz belki bir sözdür, belki bir anı, belki de fedaice bir eylem... Yaşamın o sözde, o kutsal anda ve o eylemde yeniden vücut bulur, cisimleşir. Eğer herkesin hemfikir olduğu gibi yaşamak salt nefes alıp vermekten ibaret değilse, o nefes kesildiğinde yaşamın son bulacağını bize kim dayatabilir? Yaşam toplumsaldır; toplum varlığını sürdürdükçe yaşam da hep akar, devam eder. Birey ancak kendi toplumsallığı içinde bir kimlik kazanabiliyorsa ve toplum olmadan insandan söz etmek mümkün değilse, o zaman ölüm tek başına çok bir şey ifade etmiyor demektir.

 

PKK, Ölümü Öldüren Bir Harekettir

 

Çünkü bizler başkaları, halkımız ve insanlık için yaşama erdemini gösterebiliyorsak; yaşam bir başkasının özgür şahsında devam ettiğinde bizim yaşamımız da süreklilik kazanıyor demektir. Zira o adanmışlıkta bireysel sınırların ötesinde bir sonsuzluk saklıdır. Bunu gören, bilincine varan ve bu hakikati her an yaşayan biziz. Bu ruhun en somut, en yakıcı yaşandığı yer ise bizim ülkemiz, Kürdistan dağlarıdır. Bu yüzden bu kavgada hep ölümsüzlüğe dair, zamana meydan okuyan bir şeyler var. Daha dün özgürlük mücadelesine katılan gencecik bir yoldaşta, 1988’de Serhat’ta gerillacılık yapan bir devrimcinin ruhunu görebiliyorsak, aynı Apocu iradenin yakıcılığını derinden hissedebiliyorsak, kim o yoldaşın ölümünden bahsedebilir ki? Ölüm yoktur. Bu yüzden PKK, ölümü felsefeyle öldüren bir harekettir; bu yüzden toplumsal bağları hep çok güçlü, sarsılmazdır. Ölümü biyolojik bir gerçeklik olarak kabul eder ama onun soğuk teslimiyetine asla boyun eğmez. Yaşadığı anı, elindeki tüm maddi ve manevi olanakları özgür yarınları inşa etmek için seferber eder, örgütler. Beden, eylemi gerçekleştirmenin sadece fiziki bir aracıdır; aslolan zihinsel ve ruhsal varoluştur. Beden yitip gitse de o zihinsel eylem ve Apocu ruh bir başkasında, yüzlercesinde, binlercesinde yaşamaya, sömürgecinin beyninde patlamaya devam eder.

Sahi, biyolojik diyalektiğe bile ters değil midir mutlak ölüm? Bir şey maddeten biçim değiştirdiğinde nasıl olur da tamamen yok olduğunu iddia edebiliriz? Kendini her bahar yeniden doğuran doğa, bu sonsuz devinim gücünü hangi ölümsüzlük kaynağından alıyor? Mani "Nerede olursan ol, yaşamını bir kelebeğe dahi borçlu olduğunu unutmayacaksın" der. Yaşamımız bir kelebeğin kanat çırpışına borçluysa, ölümümüz de belki o kelebeğe yeniden can veren bir can suyudur, kim bilir... Doğadan kopuk değiliz, evrenden bağımsız değiliz; doğanın muazzam dengesi içinde yaşayan bir gücüz. Ve gerçekten ölüm yoktur. Bunu görebildiğimiz için bu kavgada ölümsüzlüğe dair sarsılmaz bir hakikat olduğunu derinden hissedebiliyorum. Kürdistan’da yaşama da ölüme de gerçek anlamını katan yegâne güç Önderliğin çıkışı ve onun felsefesi oldu. Önderliğin çok derin ama bir o kadar sade, içinde büyük çelişkiler barındıran ama her daim en doğru çözüme ulaştıran yaşam felsefesi; bugün hepimizin etrafında pervane olduğu bir ışık bahçesi gibidir.

Bu satırları bir Newroz gününde kaleme alıyorum; yani Kürtler olarak varlığımıza, küllerimizden yeniden doğuşumuza en fazla anlam biçtiğimiz o kutsal eşikte. Newroz, tarihi mirasıyla birlikte birçok direniş anlamını bağrında taşıyan, Kürdistan özgürlük mücadelesiyle birlikte hakiki bir yücelişe kavuşan ve kavuşturan bir gündür. Kış boyunca yapraklarını toprağa feda eden ağaçlarımızın dallarında tomurcukların yeniden dirilişi, ilk cemrenin düşüşü, nar çiçeklerinin muazzam bir öfke ve coşkuyla açmasıdır; baharın müjdecisidir Newroz.

Baharın tüm halklar için anlamı yenilenmektir, bir başlangıçtır; fakat Kürdistan halkı için anlamı çok daha başkadır. Direniştir, serhıldandır, eyleme geçmedir; daha büyük başarılara verilen yoldaşlık sözüdür, zafere doğru atılan kararlı bir adımdır. Gerillada yoğunlaşan, bilince çıkan bir beynin pratikleşmesidir bahar. Doğayla yeniden kucaklaşma, güneşe selam, düşmanın kalbine indirilen darbedir. İçini baharın yakıcı güneşiyle ısıtırken, yüreğini mücadelenin en amansız siperlerine kilitlemektir. Ve biz bu Newroz’u kesin zafer kararlılığıyla karşılıyoruz.

Ve biz buradayız! Kürdistan’ın asi dağlarında... Düşmanın yoğun operasyonel yönelimlerinden kaynaklı bu capcanlı bahar gününde sığınaklarımızdan dışarı çıkamasak da Amed, Kobanê, Van, Hewlêr ve Kürdistan’ın dört bir yanındaki görkemli kutlamalar, halkımızın Newrozlaşma çizgisindeki ısrarı bizler için en büyük moral ve güç kaynağıdır. Bu yüzden coşkuluyuz, inançlıyız. Bu yıl çok isterdik ki Önderliğimiz ile birlikte Amed Surlarında Newroz ateşini tutuşturup bayramı karşılayalım. Fakat yürütülen her direniş, pratikleşen her hamle kararlılığı bizi bu hayalin mutlaka gerçekleşeceği hakikatiyle buluşturuyor. Bu bahar, özgürlüğe gebedir. Önderlik ile buluşmaya doğru bir adım, kadın devriminde sarsılmaz bir berraklıktır. Ve bu Newroz, halklar bahçesinde Kürt halkının tarihte hak ettiği onurlu yeri yeniden almasının ilanıdır.

 

Düşman Tekniğine İnat Hep Eylemde Olmak

 

Dağlarda bahar demek, eylem mevsimi demekti; bu yüzden bizim eylem birimimiz de baharın gelişiyle birlikte amansız bir hareketliliğin içerisine girdi. Pratik yürüttüğüm Avaşîn alanı, sınır hattında yer alan stratejik bir bölge olduğundan ve Türk devletinin "sınır güvenliği" adı altında aralıksız geliştirdiği işgal ve soykırım saldırıları nedeniyle vurulacak hedef bulma konusunda buralarda pek zorlanmıyoruz. İşgalci düşmanın topraklarımızda, kutsal tepelerimizde elini kolunu sallayarak karakollar inşa edemeyeceğini, etse bile o ölüm kulelerinde bir an dahi rahat nefes alamayacağını göstermek amacıyla bizler de kolları sıvadık. Yapacağımız eylemi Stûnê alanında gerçekleştirmeye karar verdik.

Gerillada eyleme gitmek, sadece düşmanı vurup güvenli hatta çekilmekten ibaret değildir. Eylem hazırlıklarında, patikalardan eylem yerine gidiş yollarında, eylem anında ve en çok da geri çekilme hatlarında o kadar muazzam anılar biriktiriyoruz ki; bazen günlerce üzerine konuşup doyasıya güldüğümüz neşeli anlar, bazen de ömrümüz boyunca belleğimizden silinmeyecek sarsılmaz hatıralar kalıyor geriye. Bu sefer gerçekleştireceğimiz eylem de yine kendi içinde pek çok gerilla macerasını beraberinde getirdi. Eylem hazırlıkları kapsamında Şehid Rîzgar tepesine geçtim. Buradaki tek kadın arkadaş bendim; fakat yoldaşların beni karşılayışındaki o sıcaklık ve gösterdikleri derin saygı, bana en ufak bir yabancılık hissettirmedi. Zaten PKK yaşamının her alanında böyledir; insan bir yere ilk defa adım atıyor olsa bile, beş dakika içinde orada yıllardır kalıyormuşçasına bir doğal katılım sergiler. Sonrasında kendi kendime düşündüm: Bu eylemin sonucu her ne olursa olsun, böyle saf yoldaşlıklara tanıklık ettiğim için iyi ki bu yola çıkmışım, iyi ki buradayım.

Heval Kamuran, Bahoz, Bawer ve Botan arkadaşların gösterdiği o sarsılmaz yoldaşlık bağları, eylem öncesinde bana muazzam bir güç ve moral aşıladı. Ben, Heval Bahoz ve Heval Botan, eylem gerçekleştireceğimiz düşman mevzilerinin keşfi için tam üç gün boyunca çetin arazide kaldık. Koşullar ne kadar zorlayıcı olursa olsun, kendimizi düşmanı vurmaya kilitlemiştik; bu yüzden ilk denemelerde düşman unsurunu tam istediğimiz gibi vuramamış olmak moralimizi asla bozmadı. Düşman, elindeki ileri teknolojik imkanlarla gerillayı durdurabileceğini sanıyor fakat gerilla bunun kocaman bir yanılgı olduğunu belki yüzlerce kez pratik sahada kanıtladı. Keşif uçaklarının altında kendilerini tamamen güvende sanarak arazide fütursuzca dolaşan pek çok işgalci birliği, yoldaşlarımızın etkili ve profesyonel vuruşlarıyla bütünüyle imha edildi. Bu yüzden biz de başaracaktık, bunun bilincindeydik. Düşman bizi hareketsiz bırakmak amacıyla her yolu denese de biz yönümüzü Şûkê’ye doğru çevirdik.

Şûkê alanına ulaştığımızda, bu seferki eylem grubumuz Heval Şerzan Qaşûrî ve Nesrîn Gever arkadaşlardan oluşuyordu. Eylemimizi, pek çok yoldaşımızın fedaice direnerek şehadete ulaştığı o tarihi tepelerden biri olan Alîşêr tepesindeki düşman gücüne karşı gerçekleştirecektik. Hedefimiz düşmanın doçka mevzisini imha etmekti; fakat üç gün boyunca askerler bir türlü silahın başına gelmediler. Biz de büyük bir sabırla, kavurucu sıcağın altında ve oldukça kısıtlı bir erzakla idare ederek o doğru eylem anının gelmesini bekledik. Yıllardır gerilla saflarında olmama rağmen, her seferinde beni en çok büyüleyen ve şaşırtan şey, yoldaşların bu denli zorlu koşullardaki çelikten iradeleri ve tavırları oluyor. Normal bir insan günlerce bu çetin arazide, bu kavurucu sıcağın altında, sadece birkaç parça kuru ekmekle idare etmek zorunda kalsa muhtemelen moralsizliğe kapılır, tek kelime etmez, hatta arkasına bakmadan uzaklaşır. Ancak bizde adına "gerilla inadı", "yaşama sarsılmaz direnç" dediğimiz bir hakikat var; ne kadar zorlanırsak o denli ısrarcı oluyor ve pes etmeyi asla düşünmüyoruz. Örneğin Şerzan arkadaş o kadar yüksek bir moralle doluydu ki, dünden beri bize Kürtçe bilmeceler soruyor, fıkralar anlatıp ortamı neşelendiriyordu. Eğer sesimizin arazide yankılanıp düşmana deşifre olmayacağını bilsek, hiçbir güç kahkahalarımızın önüne geçemezdi.

Erzak sıkıntımız artık hat safhaya ulaşmıştı; sıcaktan kuruyan, adeta kaya gibi sertleşen ve Nesrîn arkadaşın esprili deyimiyle "evrim geçiren" küflü ekmeğimizi yutmakta zorlanıyorduk. Fakat tek amacımız düşmana darbe vurmak olduğu için bu fiziki zorlukların hiçbiri gözümüze gelmiyordu. Birkaç gün daha bu şekilde idare edebiliriz diye plan yaparken, Nesrîn arkadaşın eline dürbünü almasıyla sevinçle bağırması bir oldu: Mevzide yedi asker toplanmıştı! Kucağımızdaki o küflü ekmekleri hemen bir kenara bırakıp koşa koşa eylem pozisyonumuzu aldık. Heval Şerzan, hedefi tam on ikiden vurabilmem için sürekli bana moral veriyor, sarsılmaz bir güven aşılıyordu.

Böyle kritik anlarda, tetiğe basmadan hemen önce hep katledilen masum Kürt çocuklarını, zindanlarda işkencelere karşı direnen yoldaşlarımızı, gözü yaşlı analarımızı ve kimyasal ya da ahlaksız saldırılarla şehit düşürülen can yoldaşlarımı hatırlarım. Bu sefer de hedefe kilitlenirken aynı kutsal öfkeyi yüreğimde hissettim ve tetiğe bastım. Ve hedef paramparça! Gerçekleştirdiğimiz bu başarılı eylemle sömürgeci düşmana hak ettiği cevabı fazlasıyla verdik; düşmanın çok sayıda askeri kaybı netleşti. Eylemin hemen ardından düşman, Skorsky helikopterleriyle ölü ve yaralılarını apar topar alandan kaçırmak zorunda kaldı, Kobra helikopterleri ise korkudan araziyi rastgele bombalamaya başladı. Ancak ben, Şerzan ve Nesrîn arkadaşlar çoktan güvenli mevzilerimize çekilmiş, eylemin detayları üzerine neşeyle konuşmaya başlamıştık bile.

Eylem dönüşü, günlerin verdiği o yoğun yorgunluktan ötürü Piramit tepesine tırmanırken biraz zorlandım; heval Şerzan ve Nesrîn de moral olsun diye habire bizim o meşhur kuru ekmeği lezoya (şekerli su/şerbet) batırıp bana yedirmeye çalışıyorlardı. Böylesi manevi ve yoldaşça anlar yaşandıkça, insanın aşamayacağı hiçbir engel, aşındıramayacağı hiçbir dağ olamaz elbette. Sonuç olarak, hem başarılı bir eylemin altına daha imzamızı attık hem de bu süreçte tarihe geçecek değerde yoldaşlar tanıdım. Biz bu eylemi, Avaşîn gücü olarak Heftanîn’deki işgal operasyonuna misilleme amacıyla ve orada kahramanca şehit düşen yoldaşlarımızın intikamını almak için gerçekleştirdik. Ve bu sömürgeci operasyonlar bütünüyle kırılana kadar, elimizden gelen her şeyi, canımız pahasına yapmaya devam edeceğiz.